DEPREMİN ÇOCULKLARI
DEPREMİN ÇOCUKLARI
Bu hikâye, yıkılan binaların altında kalan hayatlar kadar; ayakta kalan vicdanların ve bir depremin çocuklardan neleri aldığının sessiz çığlığıdır.
...
Annesinin saçını okşayarak uyuttuğu güzel kızı, üzerinde akşam yatarken giydiği pijamasıyla yalınayak ve yapayalnız bir felaketin ortasında bulmuştu kendisini.
Bir taraftan da kar ve tipi insanın suratına tokat gibi çarpıp soğuk havanın şiddetini daha da artırıyordu.
Etrafa, olan bitenlere korkuyla ve hüzünle, ağlayarak bakıyor, hayret ediyordu!
Ortalık savaş alanına dönmüş, her taraf toz duman içerisindeydi.
Yerin altından yardım isteyenlerin çığlıklarıyla, kendini enkazın altında kalmaktan kurtaran ve yakınları için endişelenen insanların bağırışları birbirine karışıyordu. Bir taraftan da dua ediyorlardı. "Allah'ım yardım et" diye.
Binayı eksik malzeme ve kural dışı yapanların, yapılırken yeterli denetimi yapmayan görevlilerin, önlem almayan yetkililerin vicdanları ile birlikte binlerce insan bedeni kalmıştı o yıkılan yapıların altında.
Öyle bir hareketlilik vardı ki; bölgeye ulaşan kurtarma ekipleri, sivil toplum kuruluşları, gönüllü vatandaşlar o tonlarca yıkıntının altından bir can, evet bir can kurtarmak için sanki bıraksalar tüm yığını tek başına kaldıracakmışçasına bir çaba göstererek çalışıyorlardı.
Diğer taraftan da bir ses duyabilmek için nefeslerini tutuyorlardı!
İtfaiye araçları art arda, ambulansların biri gidiyor diğeri geliyorken çıkardıkları siren sesleri birbirine karışıyordu.
Çocuk, bu çığlıklar ve karmaşa arasında;
Hıçkırarak ağlamaktan korkarak, yıkılan enkazın altından 'sesleri gelir de duyamam' diye sessizce ağlıyor, gözlerinden sicim gibi yaş akıtırken minicik elleriyle kurtarma ekiplerinden birinin, yeşil ceketinin ucundan çekiştirerek; "Asker amca, annemle babam evin içerisinde kaldılar, lütfen onları kurtarır mısınız?" diye yalvarıyordu!
Asker; o hengâme arasında geriye aniden döndü ve karşısında ağlamaktan yeşil gözlerindeki parlaklık daha da artmış, sarı ve uzun saçlı sekiz yaşlarında güzel bir kız çocuğunun çaresiz bakışlarını gördü. Sanki çamur çukurunun içine düşmüş gibiydi.
Hemen elindeki sarı eldiveni çıkarıp, çocuğun saçlarını şefkatle okşadı ve;
"Senin burada olmaman gerek, kimsen yok mu? İsmin ne senin?" diye sordu hızlıca.
Çocuk, "İsmim Nazlı, amca. Annemle babam şu yıkılan evin altında kaldılar, başka kimsemiz yok! Onları kurtarın lütfen" diyerek, tekrar yalvarmaya başladı.
"Kurtaracaksınız değil mi amca?"
Askerin o an boğazı düğümlenmiş, sanki bir yumru oturmuş gibi hissetti. Bir yandan da Nazlı'ya ne cevap vereceğini düşünürken, diğer yandan bu çocuğun kendisi için bir şey yapması gerektiğini düşünüyordu. Çok üşüyor ve çaresizdi.
"Tamam Nazlı! seni şu ablalarla ve ağabeylerle götüreceğim. Endişelenme! Onlar seninle ilgilenecek ve iyi davranacaklarından emin olabilirsin. Merak etme ben de ailen için elimden geleni yapacağım." diyerek üşümekten buz tutmuş elinden tutarak, enkazın az ilerisinde acil müdahaleler için sabit bekleyen ambulansa doğru yürüdüler. Nazlı'yı sağlık görevlilerine teslim etti. Onlara da Nazlı'nın ailesi ile ilgili durumu anlattı kısaca. Sonra tekrar Nazlı'nın sarı saçlarını okşayarak "merak etme, elimden geleni yapacağım, sana söz veriyorum" dedi ve aceleyle tekrar işinin başına döndü.
Karşılayan sağlık görevlisi sevgiyle yaklaştı Nazlı'ya; ellerinden şefkatle tutup, sedyeye oturtmaya çalışırken "yaran var mı, bir yerin acıyor mu güzel kızım?" diye sordu.
Saatler geçip gidiyor, her geçen saatle birlikte umut biraz daha soluyordu.
Nazlı bir çadırın önünde otururken;
Akşamüstü bir görevli yanına çömeldi. Yüzü yorgundu. “Nazlı…” dedi yavaşça. Kız çocuğu başını kaldırdı. “Asker amca mı gönderdi?” diye sordu hemen.
Adam sustu. İşte o an, Nazlı anladı. Büyükler konuşmadığında, susarak en ağır şeyi söylüyordu!
O gece Nazlı çok büyüdü.
Sekiz yaşından daha büyük bir insan oluverdi sanki!
Sonraki günün sabahında, yüzü daha da yorgun, gözleri kızarmış, ama hâlâ o tanıdık şefkat dolu bakışlarıyla Asker amca geldi.
Nazlı, avucunun içine bırakılan o küçük emanete baktı.Soğuk hâlâ her yerdeydi; gece hâlâ uzundu.“Artık yalnız değilim,” diye geçirdi içinden; içi ısındı.
Nazlı tokayı sımsıkı tuttu. "Teşekkür ederim amca… Seni seviyorum."Asker gülümsedi, gözleri dolu dolu. Ayağa kalktı, son bir kez sarıldı. "Güçlü ol, Nazlı. Depremin çocukları yıkılmaz."Sonra döndü, enkaza doğru yürüdü. Nazlı arkasından baktı uzun uzun. Giderken omzunun üzerinden bir kez daha el salladı.
Günler sonra onu bir merkeze götürdüler. Temiz bir yatak verdiler, sıcak çorba verdiler, hatta saçlarını tarıyor, iyi davranıyorlardı. Herkes elinden geleni yaptı. Ama kimse annesinin sesiyle adını söyleyemedi.
Artık anne babası yoktu.
Ama deprem, onun çocukluğunu almıştı; insanlığını değil.
Aylar geçti. Nazlı artık diğer çocuklarla oynamaya başlamıştı. Gülüyordu bazen. Suçlulukla, çekinerek… ama gülüyordu. Çünkü çocukluk, ne kadar yıkılsa da tamamen yok olmuyordu.
Deprem, Nazlı’nın annesini ve babasını almıştı. Ama onu tamamen yalnız bırakamamıştı; ona yardım edenler, elini tutanlar, başını okşayanlar çoktu.
Nazlı büyürken şunu hiç unutmadı: Bazı hayatlar başka insanlar tarafından tamamlanır.
Yorumlar
Yorum Gönder